2017
Perth’te sokaklar, yeşil alanlar ve oyun parkları insanları dışarıda zaman geçirmeye davet eder gibi temiz, bakımlı ve donanımlı. Burada sokakta gezen, dolaşan insan görmek o kadar zor ki; arabasız hiç kimse yok gibi. Geçen gün otobüse binip şehir merkezindeki Discovery World’e (bilim müzesine) gittik çocuklarla.
Otobüs güzel ve bakımlı semtlerden de geçti, o kadar iyi görünmeyen semtlerden de. Yaklaşık bir saat sürdü yolculuğumuz. Sonraki günlerde de otobüse binip gideceğimiz yerlere gittik. Otobüsle seyahat, Milwaukee’de halkın içine karışmak için iyi bir yöntem sanırım. En arkada oturup gelene gidene bakmak, ortamı tanımaya ve anlamaya çalışmama yardımcı oluyor.
Değişik değişik tipler binip indiler. Hani “Hayatımı anlatsam roman olur” derler ya bazen; eminim bu gördüğüm tiplerin her birinden bayağı çok ciltlik kitaplar çıkardı. Annemin bizi büyütme şekli geldi aklıma: Siyah giyme toz olur, beyaz giyme söz olur… Göze batma, ayıp, o çok abartılı, iddialı vs. vs. Burada karşıma çıkan insanlar uçmuş!!! Kemal ile konuştuğumda “Burası Amerika, burada farklı olmak veya farklı görünmek problem değil; hatta bazen özellikle farklı olmak için böyle yapıyorlar,” dedi. Gördüğüm tiplerin bazılarını size tarif etmeye çalışayım:
Kütüphanenin otoparkında, arabasının tamponunu koli bandıyla tutturmuş, arabasının içi süpermarket broşürleriyle tıka basa (evet tıka basa!!!!) dolu, saçı başı perişan 55-60 yaşlarında bir amca gördüm. Sadece ön camının arkasında aynı broşürden yaklaşık 20 tane vardı.
Otobüse bir amca bindi: Safran sarısı bir pijama üzerine aynı renkten ama çok daha parlak, lame havalı bir kazak, kafada fötr şapka, kulakta kulaklık… Müziğin ritmine kendini kaptırmış, adeta dans edercesine yürüyor...
Kaldığımız otelin otoparkında bir araba gördüm, station wagon. Camların tepesine kadar naylon poşetlerle dolu. İçinde 3-4 parça (büyük ihtimalle) kıyafet olduğunu düşündüğüm ağzı bağlı poşetler resmen arabayı tapa gibi doldurmuş. Ben deyim 100, siz deyin 200 poşet dolusu eşya arabada üst üste dizilmiş. Ben arabaya hayretle bakarken karşıdan arabanın sahibi geldi: yaşlı, saçları bembeyaz, tonton bir teyze. Elinde poşetlerle arabaya bir şeyler taşıyordu. Çabucak selam verip yolumuza devam ettik…
Dün odaya girerken karşımızdaki odadan konuşmalar ve çocuk sesleri duydum. “Ah bak ne güzel, onlar da çocuklu bir aile. Keşke çağırabilsem de bizim kızlarla oynasalar,” diye aklımdan geçirdim. Gece saat 3 gibi koridorda bağrışmalar duydum. Sesinden bir ergen olduğunu çıkardığım bir erkek,
“You are all f…ing a…holes. Mother of the year!!! Welcome to homeless life!!!”
diye avaz avaz bağırarak kapıyı çarptı ve çıktı. Yine gece birileri geldi gitti. Bir kıro piro koptu!! (Bu söz Urfalıca.)
Sokakta bir erkek yürüyor: Hani alttan bağlanan jimnastik mayoları vardır ya, öyle bir şey giymiş; belinin yanları açık, altına da düşük bel bir pijama… Şaka mı, normal mi anlayamıyorsun. Başka bir adamın pantolonu düşük bel olmaktan çıkmış, bildiğin bacaklarında sürünüyor, boxer’ı görünüyor… Öte yandan simetriyi abartmış, cetvelle çizilmiş gibi takım elbise giymiş; gömlek, pantolon, kravat jilet gibi, kravat iğnesi takmış, saçı tek telin bile aykırı davranmasına izin verilmeyecek şekilde taranmış ve jölelenmiş, yüzünde garip bir gülümsemeyle dimdik, robot gibi yürüyen başka biri. Normal olmayacak kadar neat, anormal olamayacak kadar bakımlı. Elinde bazı belgeler var, oturup onları okuyor falan.
Müzede cansız mankenlerden oluşan gerçekçi dioramaların arasında geziyoruz; ortam loş, ışıklar sarı ve bazı yerler oldukça karanlık. Aniden oldukça yüksek desibelli bir bağırış ve çığlık… İpek ile Defne yerlerinden sıçrayarak bana sarılıyorlar, benim de ödüm patlıyor. Karanlığın içinden, tekerlekli sandalyede bakıcısının ittiği zihinsel engelli bir kadını görüyorsun. Bu kadına müze gezimiz boyunca 3-4 kere rastladık. Sonra çığlıklarından korkmamaya başladık ama ani olması biraz fenaydı.
Bilim müzesine gittik; görevli kenarda korkulukların üzerine oturmuş, gözlerini bir noktaya dikmiş, heykel mi canlı mı belli değil. Giriş kapalı, bant çekilmiş. Biz ona doğru yaklaşıp soru sorma niyetimizi belli edince adamda hafif bir kıpırdanma oldu. Adama sordum açık mı diye, “yes” dedi. “Girebilir miyiz?” dedim, “no” dedi. “Çocuklar girebilir mi?” dedim, “yes” dedi. “Sonra ben de girebilir miyim?” dedim, “yes” dedi. Ama bunları yüzünde hiçbir ifade olmadan, sanki bir rüyadaymış gibi ya da hipnotize olmuş gibi söylüyor. Kımıldamadan, mimiksiz, robot gibi duruyor bir de. Ben dumur oldum. “Bu ne?” diyorum kendi kendime. Sonra gözümüze virtual reality gözlüklerini taktı; reef mi istersin bilmem başka şeyler söyledi ama hiçbir şey anlamadım, bir tek “reef” anladım. “Reef olsun,” dedim, o dünyayı açtı gözlükte. Allah’tan normal görünümlü ve davranışlı başka bir görevli de vardı da gözlüğü takabildim, yoksa gözlerimi bir an bile kapatamazdım.
Kıyafete, saça hiç değinmiyorum bile. Renkler, modeller, ölçüler sınırsız. Çok zayıf biri kendinden 5 beden büyük bir şeyi de giyebiliyor; kilolu biri 5 beden küçük bir şeyi de içine sığabilmişse giyebiliyor.
Şimdiye kadar geçirdiğimiz bu iki haftada normal görünen kişilere, normalce gülümseyen, selam veren, cevap veren insanlara nadir bir çiçeğe bakar gibi hayranlık ve sevgiyle bakıyorum.
Yıllar önce depresyona girdiğimde gittiğim doktor bana beynimdeki şemalarla ilgili bir şeyler anlatmıştı. Doğduğum andan itibaren bana işlenen, öğretilen, bazen dayatılan kurallar zamanla benim gerçekliğim hâline geliyormuş. Mesela sigara içmek sağlığa zararlıdır diye öğreniyorum ama bir gün sigara içmeye başladığımda kendimle, bildiklerimle çelişiyor ve huzursuzluk yaşıyormuşum. Bu süreci bir kere yaşadım. Kendi doğrularımla yabancı bir kültürde yaşamak, birbirine uymayan, düzgün oturmayan dişlilerle bir çarkı döndürmeye benziyor: verimsiz ve anlamsız. Zamanla (5 yıl içinde) bu duygularla baş ederek bir ölçüde Avustralya’ya alıştım. Şimdi aynı tuzağa düşmemek için çok daha dikkatli olmalıyım.
Kendime soruyorum: Normal olan ne? Kim belirledi normal olanı? Dünyada tek bir normal mi var? Tam olarak ne zaman oluştu beynimde “normal olan şeyler listesi”? Nerede öğrendim normali? Çocukluğumun sigara dumanıyla sislenmiş kabul günlerindeki tombul teyzelerden mi kaptım? Yoksa çamaşırların yenilerini öne, eskilerini arkaya serip şaşırtmaca yapan kapı komşumuzdan mı? Belki de serviste yerini bana verip centilmenlik gösteren ama eve gidince karısını tekme tokat döven öğretmen arkadaşımızdan öğrendim normalin ne olduğunu?
Küçükken oyunlarda peynir ekmek yaparlardı beni. Yani etkisiz eleman. Mesela yakan topta ortada gezinirdim; hiçbir takıma ait değildim, top bana değse de çıkmazdım, topu yakalasam da kimseye puan kazandırmazdım… Peynir ekmektim yani. Belli belirsiz bir göz kırpma veya dil çıkarma ile karar verilirdi ve ben kandırılırdım. Herkesin bildiği ama benim farkında olmadığım hileli bir oyunda kazanmak için çabalayıp dururdum. Bir de paşa çayı vardır hani; içenin kendini büyük sandığı ama içtiğinin aslında musluktan doldurulmuş tatsız bir bardak su olduğunu ancak büyüyünce öğrendiği o sarımtırak çay.
Bunları niye yazıyorum? Çünkü 37 yıl sonra anladım ki benim normal bildiğim şey aslında bir kandırmaca. Bu dünyada normal diye bir şey yok. Hepimiz anormaliz ama farklı biçimlerde. Göründüğümüz kişi ile olduğumuz kişi arasındaki fark ne kadar büyükse yalanımız da o kadar büyük oluyor. Buradaki insanlar nasıl hissediyorlarsa öyle giyiniyorlar, öyle konuşuyorlar, öyle yaşıyorlar. Doğadaki parlak renkli kurbağalar gibi: “Bana bulaşma, zehirliyim,” diyorlar. Biz ise -miş gibi yapıyoruz. Otobüste anlayışlı ve esnek biriymiş gibi görgülü, nezaketli davranıp sahte gülümseyip, arkadan bloga yazıyorum gerçek düşüncelerimi. Kaba olmamak adına gerçek düşüncelerimi saklıyor, insanları kandırıyorum.
“Komşun hakkında hüküm vermeden önce iki ay onun makosenleriyle yürü” diye bir Kızılderili sözü vardır. Teyzem hep bu sözle dalga geçer, “makosen” kelimesini farklı cümlelerde kullanarak kendi atasözlerini yaratır, bizi güldürürdü. Dün gittiğim müzede gerçek Kızılderili makosenlerini gördüm ve bu söz yeniden aklıma geldi. Benim başkalarını yargılamaya hakkım yok. Arabasına poşet taşıyan teyze belki ağır bavul kaldıramıyordur ve her şeyini böyle taşımak zorunda kalmıştır. Ya da sadece bavul alacak parası yoktur. Süpermarket broşürü toplayan amcanın kendince bir sebebi vardır. Hepimizin takıntıları var; ben mesela parfüm tester kâğıtlarını toplamayı seviyorum. Ne giyerse giysin, ne yerse yesin, nasıl davranırsa davransın kimseyi yargılamaya ve küçük görmeye hakkım yok. Karşılaştırma yaparken duyguyu katmadan bakmayı öğrenmeliyim. Güven problemim olduğu için korkularım bu insanlara bakışımı şekillendiriyor. Bir gün ben de evsiz kalırsam diye ödüm patlıyor. İnsan “ne oldum” dememeli, “ne olacağım” demeli. Bir arkadaşımla konuştum; buraya gelince yaşlı bakım evlerinde gönüllü hizmet vermek istiyorum. Hayatın her çeşit parkurunda koşan insanlarla barış, sevgi ve saygı içinde yaşamayı öğrendiğim gün huzur benim olacak. Bana şaka gibi görünen bu insanlar belki de benden daha gerçek ve asildirler. Yargılamaya bir son vermeli, hiçbir olguya iyi ya da kötü etiketi yapıştırmadan nötr bakmayı öğrenmeliyim.
Benim gerçeklerimden farklı, benim yaşadıklarımdan ve gördüklerimden başka türlü bir hayat var burada. Eğer kalkıp buraya taşınmayı seçmişsem kimseyi saçıyla başıyla yargılamadan kendi işime bakmalıyım.
Şimdi yukarıda yazdıklarımın hepsini silesim var ama son 3 saattir bununla uğraştığım için elim silme tuşuna gitmiyor. Neyse, kalsın!
Leave a comment
0 Comments