2017
Sevgili Esat Bey,
Yazmayı hep sevdim. Sonunda yazmaya değecek bir hikâyem olduğu için de kendimi şanslı hissediyorum. Ancak masumca, içimden geldiği gibi kaleme aldığım yaşantım; bazen tesadüfen, bazen de bilinçli araştırmalar sonucu Avustralya’ya yerleşmeyi düşünen insanların karşısına çıkıyor ve onların —belki de hayatlarının en önemli— kararlarını az ya da çok etkiliyor.
Zaman geçtikçe, insanlar bana ulaştıkça, siteyi takip eden kişi sayısının sandığımdan çok daha fazla olduğunu fark ettim. Yazdıklarımın sorumluluğu omuzlarıma çöktü. Her yazıdan sonra içimde bir ses belirmeye başladı:
“İyi mi ettin, kötü mü ettin?”
“Bu tutarsız oldu.”
“Bu çok taraflı yazıldı.”
Ve yazmanın verdiği keyif, yavaş yavaş endişeye dönüştü.
Bunu fark ettiğimde kendi kendime şunu hatırlatıyorum:
Ben bir göçmenlik danışmanı değilim. İleride çocuklarım okusun diye, ya da bir gün Alzheimer olursam (çok fena — inşallah olmam!) okuyup hatırlayayım diye günlük tutuyorum.
Ama sonra sizin gibi okurlardan gelen mesajlar geliyor…
Ve anlatamayacağım kadar mutlu oluyorum.
Şu an tam da o hâl: “Hadi otur yaz” diyorum kendime ama bu sefer de “neyi yazayım?” sorusu çıkıyor karşıma. Bir süre sonra insanın yazacak malzemesi de tükeniyor. Üstüne bir de annemin tembihleri var:
“Özel kalması gereken şeyleri yazma, bizi ele güne rezil etme!”
Mesela annem, burada taharet musluğu olmamasına çok bozulmuştu. İnternetten hortumlu, garip bir şey sipariş ettik. Kullanması ayrı bir maharet istiyor. Hiç sevmedi. En sonunda,
“Buraya gelirken Türkiye’de en çok taharet musluğunu özleyeceğim hiç aklıma gelmezdi,”
demeye başladı.
Kemal de ayrı bir cephe açtı:
“Sen Sevinçler, Fatoşlar diye yazıyorsun. Siteyi okuyan nereden bilsin bu insanları? Ben olsam öyle yazmazdım,” diyor.
Bazı konular var ki yazamıyorum; okul yönetimi Google Translate’le çevirip okur da başıma iş açılır diye korkuyorum. Yani bana kalsa nereden vurup nereden çıkarırım, gerekli gereksiz her şeyi yazarım ama… mahalle baskısı burada da var. 🙂
Şaka bir yana, mesajınız için çok teşekkür ederim.
Benim en büyük dileğim, bu satırları okuyan uzaktaki dostlarla bir gün Güney Yarımküre’de aynı masayı paylaşmak.
Son zamanlarda popüler olan ayna nöronlar kavramıyla bakarsak, aslında hepimiz birbirimize bağlıyız.
Sizin heyecanınız benim heyecanım,
benim sevincim sizin sevinciniz.
Belki bir gün benim hikâyem biter,
sizin hikâyeniz başlar. 🌱
Kendinize çok iyi bakın.
Leave a comment
0 Comments