Marbling Art Logo
MENU
  • HOME
  • CONTACT
  • GALLERY
  • ART BLOG
  • ARTIST BIO
  • MARBLING WORKSHOPS
  • FAIRE MARKETPLACE WHOLESALE
  • TURKIYE'DEN UZAKTA
ETSY

Icimi Doktugum Bir Yazi

Jan 10 2026 | By: Do Ebru Marbling

Share

2017

Kemal Amerika’da iş ararken ben de çocuklarla buradaki hayatıma devam etmeye çalışıyorum. Çocuklar sanki iyiler gibi. Yani çok dert etmiyor gibi görünüyorlar. İpek’in derdi bilgisayarda School of Dragons oynamak; Defne ise biraz o, biraz bu derken zaten günü bitiriyor. Maalesef bilgisayar oyunlarının hayatımıza girmesiyle kitaplara ayrılan zaman yavaş yavaş kısaldı. Bu beni çok rahatsız ediyor.

Sabah okula giderken kızları erkenden okullarına bırakıyordum. Öğretmenler uyarmışlar, “Okula 8.30’dan önce gelmeyin” filan demişler. Öyle olunca ben her şeylerini hazırlayıp oturtuyorum onları. Saati kuruyor İpek ve alarm çalınca İpek ile Defne okula doğru yürüyerek yola çıkıyorlar. Karşı komşu bazen arabasıyla bırakıyor. Her hâlükârda İpek’e, okula varınca beni aramasını söylüyorum.

Dün aramadı! Saat 11’e kadar içim içimi yedi. Ben aradığımda da telefonu kapalıydı. Ev ile okul arası yaklaşık 500–600 metre ve sabah saatlerinde okula giden çok kişi olduğu için Allah’a emanet ediyorum çocuklarımı ve çok da endişelenmemeye çalışıyorum. Nedense okula giderken yarı yolda beynimde bir şimşek çaktı: “Ya bugün İpek beni aramazsa?” diye düşündüm. Sonra bu olumsuz düşünceyi kafamdan kışkışladım. Okula vardım, bekle bekle haber yok. Ben aradım, telefonu kapalı. Tahmin edeceğiniz gibi zor getirdim saati.

Öğlen arasında, yemek molamda okullarına gidip gelir, kontrol ederim diye düşünmeye başladım. Sonra Kemal’e mesaj atıp durumu anlattım. “Okullarını ara,” dedi bana ve numarayı verdi. Neden bilmiyorum ama aklıma hiç gelmemişti bu seçenek! Sanırım insan panik olduğu anlarda mantıklı düşünemiyor. Öğretmenlerini aradım. İpek’in sınıfı bir yere gitmiş, sınıf değişmiş. Defne’nin öğretmeni “Sabah geldiler, sorun yok,” dedi. Sonra İpek’in öğretmeni de beni aradı. Kızlar varmışlar.

Meğer İpek’in telefonunun kredisi bitmiş.

Canım spor yapmak filan istemiyor. Geçen hafta hiç bir aktiviteye gitmedim.

Alerji testimin ikinci aşamasını da yaptırdım. 80 tane kimyasalı ve benim götürdüğüm bir çanta kozmetik eşyasını sırtımda küçük bölgelere uygulayıp üzerini bantla kapattılar. İki günün sonunda bandı kaldırıp ciltte oluşan etkiye baktılar. Çok ciddi bir şey çıkmadı; sadece Amerika’dan aldığım ve son altı aydır kullandığım nemlendirici biraz kızarıklığa sebep olmuş. Doktor, emin olmamakla birlikte kullandığım nemlendiriciden kaynaklanıyor olabilir, dedi.

Bana çok yağlı, lanolin bazlı bir krem verdi. Akşamları yatarken o kremi sürüyorum. Başka hiçbir şey kullanmıyorum. “En az üç ay daha hiç makyaj filan yapma, cildine bir şey sürme,” dedi. Cildin alt tabakası kendi kendini onarmaya çalışıyormuş. Advantan krem kullanarak cildin tabakalarını çok inceltmişim ve ne sürersem hemen tepki verir hâle gelmiş cildim. Her neyse, şu anda çok iyiyim ve hâlimden memnunum.

Ben başkalarının kaç para kazandıkları ile pek ilgilenmem ama bu alerji uzmanının iş yerine gidip gelince ve ödenen miktarları görünce, iyi para kazanmak isteyen herkese bu mesleği önermeye karar verdim. On dakikalık konsültasyon 155 dolar, testler ayrıca para. Avustralya’da alerji zaten patlamış hâlde. Çocuklu büyüklü kimi ararsan klinik tıklım tıklım dolu. Özel klinik olmasına rağmen randevular en yakın üç hafta sonraya veriliyor.

Haftaya salı günü okula müfettişler geliyor. Bütün dokümanlar, dosyalar, prosedürleri gözden geçirmemiz gerekiyor. Bir de üstüne veli toplantıları dönemi başladığından bayağı yoğun geçiyor okul tarafı. Geçen gün bir veli geldi. Çocuğun gözünde problem var, ciddi bir göz tembelliği. Doktor geçen sene gözlük vermiş, çocuk sabah sınıfa girerken takıyor gözlüğünü, akşam çıkarken çıkarıyor. Anne dedi ki evde hiç taktıramıyorum, fırlatıp atıyor filan. Kıza dedim ki: “Bak, evde de gözlüklerini takman gerekiyor. Bundan sonra hep tak, bak annene soracağım,” dedim. Kız ağlamaya başladı. Kız ağlayınca anne de ağlamaya başladı. Birbirlerine sarıldılar. Anne, “Geçti, tamam, tamam geçti hepsi,” filan diyor, okşayarak kızını. Ben afalladım!

Bu annenin çocuğu okula kayıt için mülakata gelince, bizim dev gibi cüssesi olan beyaz saçlı müdürün masasına çıkıp bütün kâğıtları tekmelemiş ve gözünün önünde parça parça yırtmış. Anne baba ayrı ve anne maalesef çocuk eğitimi konusunda hiçbir şey bilmiyor. İki yıldır bu kız sınıfta uğraşa uğraşa çok düzgün bir hâle geldi. Söz dinliyor, mantıklı, güzel davranıyor. Anne ile toplantımızın 15 dakika sürmesi gerekirken bir saat sonunda zorla bitirebildim toplantıyı. Kadıncağız bana, evde kızına doktorun sağ beyin ve sol beyini konuşturmak için bazı egzersizler verdiğini ama bunların hiçbirini yapmadığını filan söyledi. “Kızımı nasıl motive edebilirim?” dedi. Ben de ödül yöntemini kullanmasını söyledim ama “Bu Montessori değil ki,” dedi. İçimden dedim ki: Senin yaptığın hiçbir şey Montessori değil zaten. Evde patron çocuk, anne maalesef hiçbir role sahip değil. Çocuk onu ne dinliyor ne hesaba alıyor. Her çocuk farklıdır, bazı davranışları alışkanlık hâline getirebilmek için değişik yöntemler deneyip hangisinin işe yaradığını görmeniz gerekiyor diye anlattım. Neyse, bunu yazmamın sebebi, toplantıda anne kız ağlamaya başladıklarında ne hissedeceğimi bilemeden öylece kalakaldığım hâlimi kendime not düşmek istemem. Garip bir durumdu.

Ben bu dönem cuma günleri çalışmıyorum. Burada yeni açılan süper lüks bir kreşe gidiyor, 0–2 yaş bölümünde stajımı yapıyorum. Bu ikinci günümdü ama şahit olduklarım “İyi ki çocuklarımı burada kreşe göndermemişim,” dememe yetti. Özellikle Türk annelerinin çocuk yetiştirme anlayışına son derece ters şeyler oluyor. Yere yemek düşüyor, emzik düşüyor, çocuk alıp yiyor, emiyor. Herkes herkesin su şişesinden içiyor (tabii ki kasıt yok ama kontrol edemiyorlar; çocuk sepetten kaptığı gibi içiyor işte suyu). Öğlen uykusundan kalkıp incecik bir atletle kışın soğuğunda bahçeye çıkıyorlar. Orada yerde biriken su birikintisinden su içtiğine şahit oldum çocuğun. Bunlar henüz konuşmayı bilmeyen 12–24 ay arası çocuklar. Hatta merkezin yöneticisinin kızı da bu sınıfta ve annesi her şeyi görüyor, biliyor. Sadece takmıyorlar. Çocuklar üstlerine su döküyorlar, ıslatıyorlar ama günde iki kere kıyafet değişiyor, o kadar ekstradan değiştirmiyorlar. Aktivite yapmışlar, sabun köpüklerini çocuklar höpür höpür içiyorlar, kimse dikkat etmiyor.

“Şimdi sen niye bir şey yapmıyorsun?” diyeceksiniz. Ben yapabildiğimi yapıyorum ama daha fazla da pimpiriklensem bana gıcık olup varlığımdan rahatsız olmaya başlayabilirler. Staj yapan bir öğrenci olarak da böyle bir izlenim yaratmak istemem. Lise mezunu kızlarla çalışıyorum. Hiçbiri üniversite okumamış. Çocukların yanında kullandıkları dile hiç dikkat etmiyorlar, argo kullanıyorlar.

Bugün geçen haftaya göre daha sakindi. Birkaç bebek ile çok güzel zaman geçirdik. Akşama eve geldiğimde omuzumda muhtemelen üzerime mutlulukla tırmanan Blake veya Jayden’ın ağzından çıkan ekşimiş süt kokusu vardı. Özlemişim o kokuyu. Bebekler insana yaşama sevinci veriyor. Sebepsiz mutlulukları, gülünce ortaya çıkan iki tane dişleri, yalpalaya yalpalaya yürüyüşleri...

Çocukların önüne yemekleri koyuyorlar, yoğurdu parmaklarından yalayarak yiyor bir yaşındaki çocuk. Çocuklar için hazırlanan yemekler çok güzel, sağlıklı ve onların kolay yiyecekleri şekilde servis ediliyor. Uykusu gelip sürekli ağlayan çocuğu uyuma odasında bebek yatağına koydular, telsizden ağlama sesi geliyordu 10–15 dakika boyunca. En sonunda “Bu susmayacak,” deyip çıkardılar. Kreşte çalışmak öğretmenlik ile ilgili değil. Kreşte çalışmak çocuk bakımı sadece. Alt değiştirme, oyuncakları, rafları silmek vs. Oda sorumlusu, yaptıkları aktiviteleri kitabına uydurmak için bayağı uğraşıp uzun uzun etkinlik tanımı yazıyor programa ama bu yaşta çocuğun gelişimine müdahale etmek bence çok da mümkün değil. 0–2,5 yaş arası çocuk annesiyle kalsa her şeyden daha iyi. Reçinenin içine deniz hayvanları, ahtapot, yengeç, balık filan getirdiler ama çocuklar direkt her şeyi ağızlarına koyuyor, yere atıp kırıyor reçineyi. Bu aşamada deniz hayvanlarını öğrenmiyorlar o kalıpların içine bakıp. En sevdikleri şeyler açma kapama aktiviteleri, eşyaları bir yerden bir yere aktarma veya döküp yeniden kutusuna koyma türünden şeyler. Tırmanmayı da seviyorlar ama düşüp kaş göz yara yara.

Şöyle böyle, biraz ondan biraz bundan diye diye hafta sonunu getirdik. Pazar günü karşı komşunun kızlarının doğum günü, bizimkileri oraya götüreceğim. Dün Kurtuluş Son Durak filmini izledim. Çok saçma buldum ama Türkçe konuşma duymayı özlemişim. Şimdi de akşamdan beri Metin Altıok şarkıları dinliyorum Spotify’dan. Çeşit çeşit duygulara battım çıktım. Ruh hâlim renkten renge girdi.

Geçen hafta eski evimin karşısında oturan komşum bana geldi. Çok dindar birisi ve beni sürekli “doğru yola” yöneltmek için çabalıyor. El ele tutup birlikte dua ettik Kemal için.

Sonra bana şunu söyledi:
“God is not interested in your comfort, he is interested in your character.”

Karakterimin daha ne kadar testten geçmesi gerekiyor bilmiyorum ama God biraz da comfort verse çok memnun olurum. Sonra düşündüm. Aradığım comfort ne parada ne pulda; sevdiklerimizi bırakıp uzaklara geldik buralara. Ömür geçiyor. Harcanıp gidiyor. “Anı yaşa, anı yaşa” diyorlar da o anların büyük çoğunluğu okulda geçiyor. Kemal gidince öyle konuşacak kimse de kalmadı, iyice kalınlaştı yalnızlığım. Türkiye’yi özlemeye başladım. Üniversite yıllarımı, arkadaşlarımı, gençlik zamanlarımı özlemeye başladım. Hayata umutla bakan, peşinde deli gibi koştuğum rüyalarımın olduğu zamanları özledim. O zamanlarda da zorluklar vardı ama onların üstesinden gelmek için yanıp tutuşuyordum: Finalleri vermek, öğretmenliğe başlamak, kendi maaşımı kazanmak, düğün masraflarımızı ve borçlarımızı ödeyerek kapatmak, daha iyi bir okula gidip mesleğimi hakkıyla yerine getirmek vs. vs. Şimdiyse bedenimden çok yüreğimin yaşlandığını hissediyorum; içimde suyu kesilmiş bir fıskiye...

Şiir okuyasım var sabaha kadar, belki duygularıma tercüman olan satırlar bulabilirim.


Sarıl Bana

Bu yaşıma geldim, içimde bir çocuk hâlâ
Sevgiler bekliyor sürekli senden.
İnsanın bir yanı nedense hep eksik
Ve o eksiği tamamlayayım derken
Var olan aşınıyor zamanla.
Anamın bıraktığı yerden sarıl bana.

Metin Altıok

Leave a comment

Leave this field empty
This form is protected by reCAPTCHA to prevent spam and abuse. Information collected may be processed for security purposes.
Submit

0 Comments

Previous Post Next Post

Archive

Go

Hello! Let's create something great together! - vesileyilmaz1@gmail.com (262) 327 6206  
Crafted by PhotoBiz
Marbling Art Logo
CLOSE
  • HOME
  • CONTACT
  • GALLERY
  • ART BLOG
  • ARTIST BIO
  • MARBLING WORKSHOPS
  • FAIRE MARKETPLACE WHOLESALE
  • TURKIYE'DEN UZAKTA
ETSY