2017
Cuma günü okullar tatildi; uzun zaman sonra kar tatili yaşadık. Cumartesi araba bakmaya gittik. Burada sahibinden araba bulmak çok zor; kimse kimseye güvenmiyor. Bu yüzden dealership dealership dolaşıp deneme sürüşlerine çıktık. Yine bir şey almadık ama hiç olmazsa karar vermeye daha yakınız.
Pazar günü ise zamanın çoğunu evde geçirip akşama doğru Wonder filmini izlemeye gittik. Film boyunca ağladım. Defne filmin ortasında dev patlamış mısır kovasını yere düşürdü ve tangır tungur yuvarlanan bidon sesi beni kendime getirdi; gülmeye başladım! O filmi izlerken çocuklarımın korkularını düşündüm: Yeni bir okula uyum sağlama sürecinde yaşadıkları duyguları, arkadaş edinme kaygılarını, yalnız kaldıklarında zorbalığa karşı hangi iç sesi dinleyeceklerini, karşılarına çıkacak çeşit çeşit insanı ve hayatın bu zorlu yolculuğunda olabilecekleri en iyi insan olma yolunda ne kadar kararlı ve güçlü olabileceklerini… Belki taze göçmen olmasam film beni bu kadar etkilemezdi ama ne bileyim, çok duygulandım işte.
Son birkaç yıldır bu siteye yazarken daha görmüş, geçirmiş, yaşamış, pişmiş bir hâlim vardı. Şimdi ise senin gibi hissediyorum: ürkek, meraklı, bilgiye aç; “öğreneyim de çevremde olan biteni bir an önce anlamlandırayım” diye düşünen ama bir yandan da hüzünlü ve yarının ne getireceğine dair en ufak fikri olmayan bir hâlde.
Bence burada insanlar Avustralya’daki gibi mutlu değiller. Yüzlerinde o mutluluk, huzur, memnuniyet yok. Herkes yaptığı işte robotlaşmış, yorgun ve bezgin görünüyor. Daha da önemlisi, sanki görünmeyen bir kabuk var. Çok bakımlı, makyajlı, güzel giyimli ama yine de kırılgan ve kendinden memnun değilmiş gibi görünen insanlar… Alışveriş merkezlerinde karşılaştığım tipler bana böyle hissettiriyor. İnsanlar sanki çok defensive; her an bir tehditle karşılaşacakmış gibi, kimseye güven yok… Anlatması zor. Elbette dışarıya bakış açımı içinde bulunduğum ruh hâli çok etkiliyor ama ne bileyim, böyle hissediyorum işte.
Burada kimse kimseye tam adresini vermiyor. Marketplace, Craigslist vb. üzerinden bir alışveriş yapılacaksa polis merkezinin önünde ya da halka açık, kalabalık, kameraların olduğu bir yerde buluşup alışverişi tamamlıyorlar. Buraya ilk geldiğimde Kemal bana bunu anlatmıştı ama o kadar da inanmamıştım. Şimdi kendi gözümle görüyorum.
Mesela Nextdoor diye bir uygulama var. Komşuluk bilincini geliştirmek ve aynı mahallede yaşayan insanların birbirine daha da yakınlaşmasını kolaylaştırmak için oluşturulmuş. Haberleşme, alım-satım, organizasyon, tavsiye paylaşımı vs. yapılıyor. Elimdeki tiyatro biletini satmak için oraya ilan verdim. Bir kadın almak istedi ama Starbucks’ta buluşalım dedi. Ben de arabam yok, eve gelmesini istemiyorum; sitenin sosyal tesisinde buluşalım dedim. “I don’t feel comfortable, I will come there on the weekend with my husband,” dedi. Sonuçta bileti satmadık, başka bir oyuna değişim yaptırdık ama böylesi küçük bir bilet alışverişinde bile bana suçluymuşum gibi muamele yapılması hiç hoşuma gitmedi. Üstelik bilet satmaya çalıştığım yer bir komşuluk uygulamasıydı. Çok ilginç gerçekten. İşte bu güvensizliği sevmiyorum. Sürekli tetikte olma hâlini.
Öte yandan Whitefish Bay’de kaldığımız evin sokak kapısını kilitlemiyorlardı! Orada da böyle bir güven vardı. Anlamadım arkadaş, kafam karışıyor işte; böyle çelişkili input’lar alınca gerçekten disorient oluyorum.
Ne olur “Azıcık İngilizce, azıcık Türkçe konuşuyorsun, bu ne biçim iştir, biraz adam ol” falan demeyin. Bari yazarken düşünmeden, rahatça, aklıma estiği gibi yazabileyim. Siz ne demek istediğimi anlıyorsunuz. Özentiden değil, tembellikten böyle yapıyorum. Terimlerin Türkçeleri aklıma o kadar kolay gelmiyor. Yurt dışında 5 yılı devrin, bakın size de aynısı oluyor mu olmuyor mu?
Gidiyorum şimdi, annemi arayacağım. 😊
Leave a comment
0 Comments