2017
Geçen hafta Defne çok hasta oldu. Kötü bir grip yüzünden kas ağrısı, mide ağrısı, baş ağrısı ve yüksek ateşle birkaç gün okula gitmedi. Tam “oh iyileşti” diye sevinirken bu sefer de İpek hastalandı. İpek ateşe Defne kadar iyi dayanamadı ve oldukça fenalaştı. Onu, arkadaşlarımızın tavsiye ettiği bir Türk doktora götürdük. Walk-in Clinic’te çalışan, buraya uzun yıllar önce gelmiş yaşlıca bir bayan doktor İpek’e baktı.
Sağlık sigortamız muayene ücretinin ilk 80 dolarını karşılıyor. Çıkışta fark ödemeyi beklerken hiçbir şey ödememize gerek olmadığını öğrendik. Biraz şaşırdık. Doktor reçetemizi doğrudan evimizin yanındaki eczaneye gönderdi. Onlar da ilaçları hazırlamıştı; gidip aldık. Öğrendik ki ilaçlarda da ilk 20 doları siz ödüyorsunuz, geri kalanını sigortanız karşılıyor. Belki bunun bizim deductible ile bir ilişkisi vardır, bilemiyorum.
Avustralya’da ise ilaç konusunda özel sigorta hiçbir şey ödemiyor. O tamamen kapsam dışı. Doktorun yazdığı ilaçların ilk 36 doları size ait. İlaç 36 dolardan pahalıysa üstünü Medicare ödüyor.
Cumartesi günü bir de Türk muhasebeci bir arkadaş geldi, vergi iademizi yaptık. Bizim işler biraz karışık, hem Avustralya’da hem Amerika’da bulunduğumuz için. Adamcağız bayağı uğraştı. Avustralya’dakinden daha fazla vergi iadesi alacağız sanırım. Bu para, araba alma sürecinde elimize geçerse peşinat için oldukça işe yarayabilir.
Pazar günü beni bir arkadaş toplantısına çağırdılar. Orada yeni Türklerle tanıştım. Ardından İpek’in okulundan 5. sınıfların mezuniyet komitesi için çalışan annelerle bir buluşma vardı. Kemal beni oraya bıraktı. Dev gibi bir malikânenin önünde durduk. Kemal birkaç kere “Burası mı evleri? Burada mı oturuyorlar?” diye sordu.
İçeri girdim; 5-6 anne masanın etrafında oturuyordu. Onlara ebruyu anlattım. Swanson Festival’de bir ebru etkinliği düzenleyip çocuklara ebru yaptıracağız. Toplanan para da yearbook ve mezuniyet balosu için harcanacak.
Bir yandan ebruyu anlatırken bir yandan da çaktırmadan etrafa bakınıp evin içiyle ilgili fikir edinmeye çalışıyordum. Sonuçta böyle malikânelerin içini görme şansımız pek sık olmuyor. Sanırım bu evler uzun yıllar önce yapıldığı için kullanılan malzemelerden dolayı içleri biraz eski moda kalıyor. Tadilat yapılmazsa evin içi karanlık ve sıkıcı bir atmosfere sahip oluyor.
Mutfak sıradan bir kare mutfaktı. Duvarlarda hani eski Banu Alkan filmlerinde olur ya, yarıya kadar ahşap kaplama… onlardan vardı. Bir de televizyon odası vardı; çocuklar hep orada oturuyordu. Karanlık, basık ve hiç penceresi yoktu. Zaten televizyon odalarını hiç sevmiyorum; genelde hep penceresiz ve karanlık oluyorlar ama insan en çok zamanı da o odada geçiriyor.
Uzun lafın kısası, dışarıdan “OMG!” dedirten evin içi o kadar da “şeeeey” değilmiş. Gördük, merakımız geçti. 😊
Leave a comment
0 Comments