2018
Yeni bir hafta başlıyor. Kim bilir kimler ne güzel haberler alacak; kim bilir hangimizin umutları tazelenecek ve coşkuyla uyanacağız yeni güne.
Hıdırellez geldi geçti. Bu sene gül ağacı bulamadım. Evimdeki minik pembe çiçekler açan saksının dibine gömdüm dileklerimi. Önceki yıllardan biraz farklı olarak somut değil, daha çok soyut şeyler diledim. Bazen dileklerimin gerçekleşmesinden korkuyorum. Çünkü ardından ne dileyeceğimi, ne isteyeceğimi bilemiyorum. Bir arkadaşımın dediği gibi:
“Hiçbir şey, istediğini elde etmek kadar hayal kırıcı değildir.”
Bu yüzden bu yılki dileklerim, sahip olduklarımızın değerini fark etmek üzerineydi. Kıymet bilirlik, şükür duygusu içinde yaşamak ve yaşama sevinci diledim.
Küçükken anneannemin anlattığı bir masal vardı. Ayşe ve Fatma adında iki kız kardeş varmış: Ayşe mızmız, tembel, huysuz ve çirkin; Fatma ise güzeller güzeli, çalışkan, neşeli ve iyi kalpli... Sonra bunların kaderini merak eden biri uzun bir yolculuktan sonra bir mağaranın ağzına gidip kaderlerini çağırır. Uzun süre seslendikten sonra mağaradan iki karakter çıkar ama roller tersine dönmüştür: Ayşe’nin kaderi çok güzel, Fatma’nın kaderi ise çok kötüymüş.
Ninem bana ne anlatmak istemişti, hâlâ düşünürüm. Mantıkla tutacak yeri olmayan, çocuk aklını kısa devre yaptıracak türden bir masal ama bende yer etmiş, unutamadığım bir “hakikat” gibi kalmış.
Ne kadar uğraşırsan uğraş, alın yazını değiştiremezsin mi demek istemişti? Çok iyi biri olsan bile kaderin kötüyse sürünürsün mü diyordu? Beceriksiz, huysuz insanlar bazen çok iyi hayatlar yaşar; buna şaşırma, her şey kaderdir düşüncesini mi ekmeye çalıştı zihnime? Bilemiyorum. Hatta bazen insan masaldaki karakterle kendini özdeşleştirir ya, ben hangisiyle özdeşleşeceğimi bile bilemedim.
Ama yıllar içinde bu masaldan kendi payıma şöyle bir anlam çıkardım: Ayşe ile Fatma aslında aynı kişi. Hayata hangi pencereden baktığıma göre iki farklı kader görüyorum. Kendi kaderim de, kendi hikâyemi nasıl anlattığıma bağlı.
Buradaki hayatın resmini iki türlü çizebilirim.
Soğuktan şikâyet edip, geride bıraktığım mesleğimi, evimi, arkadaşlarımı özleyerek hayıflanabilirim. Kontrat bitince ortada kalacağız diye karamsarlığa kapılıp, “azıcık aşım ağrısız başım” günlerimize yazık ettik diyebilirim. Karşılaştığım her güzelliği “Avustralya’da daha iyiydi” diyerek küçümseyebilirim.
Ya da sesimi kısıp “yeni dünya, yeni hayat” diyebilirim. Uyanan baharın, koyu yeşil çimenlerin, çeşit çeşit kuş seslerinin tadını çıkarabilirim. Bu gökyüzü aynı gökyüzü deyip, kendimi evimde hissetmek için beş yıl geçmesini beklemeyebilirim. Kemal’in içinde uyanan öğrenme, keşfetme ve çalışma azmini hayranlıkla izleyip ondan ilham alabilirim. Hep özlemini çektiğim boş zamanımı anlamlı ve kaliteli uğraşlarla doldurabilirim.
Hani demiştim ya: “Hiçbir şey istediğini elde etmek kadar hayal kırıcı değildir.”
Hayatım boyunca en çok istediğim şey, kendimle baş başa kalacak zamanımın olmasıydı. Oldu… ve şimdi ne yapacağımı bilemez haldeyim. Odadan o odaya dolaşıyorum. Bir işe başlıyorum, iki dakika sonra yarım bırakıp başka bir şeye geçiyorum. Alakasız zamanlarda alakasız miktarda yemek yapıyorum. Kitaptan iki satır okuyorum ama gözüm bilgisayarda; internete giriyorum ama internette gezinirken balkonda bir kahve içmenin özlemini duyuyorum. Karmakarışık bir hâl.
Ama biliyorum, bu da geçecek. Bir nehre düştüğünde suyla kavga etme; suyla birlikte ak. Biraz zaman...
O yüzden Hıdırellez dileğim şuydu: Ona buna sahip olmak değil, huzur.
Kafa rahatlığı, dinginlik, sakinlik…
Güzellikleri görecek göz, yediğinin keyfine varacak ağız tadı, can sağlığı…
Ve maymun aklımın azıcık efendi olması!
Hepinizin dilekleri kabul olsun.
Nereye giderseniz gidin, huzurla, bereketle ve sağlıkla gidin.
Leave a comment
0 Comments