Marbling Art Logo
MENU
  • HOME
  • CONTACT
  • GALLERY
  • ART BLOG
  • ARTIST BIO
  • MARBLING WORKSHOPS
  • FAIRE MARKETPLACE WHOLESALE
  • TURKIYE'DEN UZAKTA
ETSY

Ayrilik

Dec 15 2025 | By: Do Ebru Marbling

Share

2017

Eşi madende çalışan dolayisiyla hic evde olmayan birkaç arkadaşım var. Onlarla konuşurken zaman zaman “Acaba nasıl bir duygudur böyle, evin tek hâkimi olabilmek?” diye düşünürdüm. Kemal’in gitmesini, arada sirada ondan biraz uzaklaşmayı düşündüğüm zamanlar da olmuştu. Ben tek başına kalmaktan hoşlanan biriyim. Çok anaç bir tarafım olsa da, çoğu zaman kafama buyruk olmayı; istediğim şeyi kimseye hesap vermeden, istediğim zamanda ve istediğim şekilde yapmayı severim.

Kemal’le ben birbirimizin hislerine, düşüncelerine, davranışlarına o kadar çok önem veriyoruz ki bazen “Acaba Kemal ne der?”, “Acaba Vesile ne der?” diye diye kafamızın, düşüncelerimizin, ruhumuzun bir kapanın içine girdiğini hissederiz. Sebebini tam bilmediğimiz bir huzursuzluk çöker üzerimize; kendimizi anlamsız yere hesap vermek zorunda hisseder, geriliriz.

Kemal gidince ilk iş evde süper bir temizlik yaptım. Her yeri güzelce sildim, süpürdüm, düzenledim. Ne zaman toparlanmamız gerekse ben “at gitsin, rahatla” derim; Kemal ise düzenli bir şekilde başka bir yere kaldırma eğilimindedir. Bu yüzden eşyamız hiç azalmaz, sadece yer değiştirir. Kemal’in yokluğunu fırsat bilerek eski broşürleri, faturaları, gereksiz tüm dokümanları elden geçirdim ve attım. İçimde en ufak bir suçluluk ya da huzursuzluk olmadan bunu yapabilmek beni çok mutlu etti.

Karışan eden yoktu.
“Gel otur, yoruldun.” diyen yoktu.
“Yarın yaparız, sonra bakarız, boş ver şimdi.” diyen de yoktu.

Başladığım işi istediğim gibi, istediğim zamanda bitirme özgürlüğüm vardı. Yorulana, tükenene kadar çalıştım.

Yemek konusunda da hiç endişelenmiyordum. Kötü de olsa, çocuklarla ben hoppadak yutuyorduk ne varsa. Kemal yemek konusunda hiç seçici değildir ama üç gün üst üste stir-fry yaparken bu kadar rahat olmamın sebebi onun evde olmayışıydı. Ufak farklar yaparak—bir gün dürüm, bir gün noodle, bir gün sade—ne varsa masada, istediğimiz saatte yedik. Kimse söylenmedi.

Televizyonda söz sahibi olmak ise bambaşka bir ayrıcalıktı. Benim seçtiğim filmler genelde ağır ve uyku hapı gibidir; Kemal çoğu zaman koltukta uyuyakalır, ben de “yine berbat bir film seçtim” diye suçluluk duyardım. Şimdi seçim tamamen bana ait. Berbatsa kapatıyorum, güzelse kalbimi zenginleştiren yerlerini alıp kendime saklıyorum. Hafifim.

Bir de son ses müzik dinliyorum…
Bazen cırtlak sesimle bağırarak eşlik ediyorum, bazen mutfakta kendi kendime dans ediyorum.

Bu sabah uyandık, kızlarla kahvaltı hazırladık. Kemal hafta sonları kahvaltı sofrasını donatır; çeşit çeşit, tarif tarif… Hazırlaması uzun sürer, ben çok acıkırım, asabileşirim. O yok diye sadece ne yiyeceksek onu koydum masaya. Çocuklar kendilerine pancake yaptılar. Dengeli olduğu sürece “illa bunu yiyeceksiniz” diye diretmedim.

Sonra çocuklara ödevlerini yapmalarını söyledim; çünkü dışarı çıkıp kedi bakacaktık. Onlar ödev yaparken Ayşe Kulin’in Handan kitabını bitirdim (hiç beğenmedim). Dışarı çıkışımız öğleye denk gelecekti; acıkacaklarını bildiğim için çantaya birkaç şey attım.

Önce kedilere baktık. Çıkınca havanın güzelliğinden faydalanmak istedik ve kızları Kings Park’a götürdüm. Daha önce gitmediğimiz yerlere doğru sürdüm arabayı. Kızlar acıkmaya başlamıştı; arabayı park edip fındık, fıstık, meyve verdim ellerine ve kısa bir yürüyüşe çıktık. Çok keyifliydi. Ağaçlarla çevrili dar bir patikadan yürüdük. Zaman zaman solumuzda mavi rengiyle gözlerimizi alan Swan Nehri’ne bakmak için durduk. Kuş cıvıltıları ve Avustralya ağaçlarının garip tohumları eşlik etti yürüyüşümüze.

Yorulunca geri döndük. Arabada çocuklara Tuna to Go verdim—kraker ve ton balığı, pratik bir şey. Sonra parkın başka bir alanına geçtik. Şelaleler, ördekler, çimenler ve güneş… Uzandık, oynadık, konuştuk. Ardından DNA Tower’a çıktık, birkaç fotoğraf çektik. Çok yorulmuştuk. İpek’in yarın gideceği doğum günü için hediye almamız gerekiyordu. Hızla arabaya atladık; önce kütüphaneye gidip kitapları verdik, yenilerini aldık. Sonra BigW’ye uğrayıp Kristy’nin hediyesini aldık. Oradan et alıp eve döndük. Çocuklar dışarıda oynarken ben yine stir-fry yaptım—sebze ve et bir arada, hızlı ve kolay. O yüzden seviyorum bu yemeği.

Eve gelince, bir güne bu kadar aktivite sığdırabildiğim için kendimle gurur duydum. “Hem çocuklar eğlendi, hem pratik hem verimli bir gün oldu” diye düşündüm. Kemal yanımızdayken yemek faslı uzuyor; “nerede yiyelim, ne yiyelim, ne zaman yiyelim” derken gezmelerden aynı keyfi alamıyoruz diye geçti aklımdan.

Bunları okurken bana kızma. Anlatmaya çalıştığım tek şey şu: Tek kişi olunca karar vermek ve plan yapmak çok daha kolay. İki kere düşünmen gereken hiçbir şey yok. Özgürsün.

Akşama doğru yorgunluk çöktü. Çocuklara ev yapımı slime sözü verdiğim için mutfakta bir saate yakın uğraştık. Oturma odasına geçerken yere saçılmış eşyaların arasından sekerek yolumu buldum. Kristy’nin hediyesini paketledik, İpek’e kart yazdırdım. İpek’in eski kemanını Gumtree’de sattım; yarın biri almaya gelecek. Birlikte verilecek eski kitabı ararken Defne mutfağa giderken takılıp düştü. Canı yandı; öptüm, ortalığı toplamaya başladım.

İpek’le Defne bilgisayar odasına geçti. Defne’nin mahvettiği davetiyeler yüzünden kavga başladı. Gün içinde de defalarca bağırmamaları konusunda uyarmıştım. Sesler yükseldi, ben bir yandan topluyor, bir yandan sinirime hâkim olmaya çalışıyordum. Derken Defne çığlık attı; karnını tutarak, acıyla ağlayarak odadan çıktı. Tepem attı. “İpek bana vurdu” dedi. İçeri girip İpek’in koluna öyle bir vurdum ki parmaklarım sızladı. Bir de sertçe azarladım.

Sonra çekip yatak odasına gittim. İpek ağlamaya başladı. "Zaten beni Defne’den daha az sevdiğini biliyordum…" filan dedi.  Derin bir nefes aldım, yanına gittim. Uzun uzun konuştuk. Sonra Defne’yi de çağırdık. On dakika sonra üçümüz birbirimize sarılmış, salya sümük ağlıyorduk.

Onlara şunu söyledim:
“Biz burada sadece üç kişiyiz. Birbirimize iyi bakmamız, koruyup kollamamız lazım. Defne hastalıktan yeni çıktı, az önce de fena düştü. Seni kızdırırsa bana söyle ama ona vurma.”

İpek de Defne’nin onu hiç yalnız bırakmadığını, nereye gitse peşinden geldiğini, her şeye karıştığını söyledi. Bu durumun sinirlerini bozduğunu anlattı. Defne’ye de artık daha olgun davranmasını, bir şey yapmadan önce düşünmesini beklediğimi söyledim. Pek anladı mı emin değilim; söylediklerim bir kulağından girip diğerinden çıkmış gibiydi.

Sonra İpek, “Ben babayı çok özlüyorum” dedi. Defne de katıldı. “Ben de özlüyorum” dedim. “Ama Amerika’ya gitmesi gerekiyordu.” Bu sefer “Biz Amerika’ya gitmek istemiyoruz” dediler. O an her şeyin nasıl bu noktaya geldiğini düşündüm. Ne yapıyoruz, neden yapıyoruz, doğru mu yapıyoruz?

“Babanızın denemesi lazım kızlar” dedim. “Bu onun yaşayarak görmesi gereken bir şey. Denemezse neyin iyi, neyin kötü olduğunu asla bilemeyecek. Bizim tek amacımız size bugünkünden daha iyi bir gelecek sunmak. Bu dönem hepimiz için zor. Baba da zorlanıyordur. Yapabileceğimiz tek şey birbirimize destek olmak, sevmek ve ne olursa olsun birbirimizi korumak.”

Çocukları yatağıma götürdüm. Yorgunluktan çatallaşmış sesimle Charlie and the Chocolate Factory’den beş sayfa okudum. Uyurken bana sarıldılar. Her şeyi unutmuş gibiydiler. Tombul ellerini tuttum, ipek saçlarını okşadım.

Kemal’in varlığı, yumuşacık ve kalın bir battaniye gibi. Bazen sıcaklığından bunalsak da, altındayken boğuluyor gibi hissetsek de aslında bizi güvende hissettiren o. Toplasan dört kişilik bir aileyiz. Şu anda üç kişiyiz. Battaniye olmadan yatakta zıpladık, taklalar attık; özgürlüğün, hafifliğin, yaramazlığın tadını çıkardık. Ama sonunda üşümeye başladık.

Candan diliyorum; çocuklarım ve biz bu imtihandan güçlenerek çıkalım. Belki henüz göremediğimiz bir şey var. Hayatın vermek istediği mesaj neyse, gönül gözümüz açılsın da dersimizi alalım.

Ben yavaş yavaş anlıyorum:
Tek başına bir aileyi sürdürmeye çalışmak çok zor.
Kemal’in hayatımızdaki yeri ve önemi, sandığımdan da büyükmüş.
Kendimi güçlü sansam da, bana gücü veren Kemal’miş.

Bir hayatı paylaşmak zor bir zanaat. Bazen kalbimiz köreliyor, duyularımız hissizleşiyor, alışıyoruz… Sevgiyi kanıksıyoruz. O zaman bazen ayrılın birbirinizden. Tatil için değil. Biz Türkiye’deyken iki ay ayrı kalmıştık, hiç böyle koymamıştı.

Ne yapıyorsanız, bir de eşiniz olmadan yapın:
Okulsa okul, işse iş, evse ev…

Kendimi dört parçalı bir yapboz gibi hissediyorum ve bir parçam eksik. Koltuğun ve kumandanın bana kalmasından, tuvalette istediğim kadar kalmaktan, evin tek hâkimi olmaktan hoşlanıyorum ama…

Seni çok özlüyoruz Kemal Yılmaz.

Leave a comment

Leave this field empty
This form is protected by reCAPTCHA to prevent spam and abuse. Information collected may be processed for security purposes.
Submit

0 Comments

Previous Post Next Post

Archive

Go

Hello! Let's create something great together! - vesileyilmaz1@gmail.com (262) 327 6206  
Crafted by PhotoBiz
Marbling Art Logo
CLOSE
  • HOME
  • CONTACT
  • GALLERY
  • ART BLOG
  • ARTIST BIO
  • MARBLING WORKSHOPS
  • FAIRE MARKETPLACE WHOLESALE
  • TURKIYE'DEN UZAKTA
ETSY