2018
Herkese selam,
Öyle sıradan bir selam değil bu; kalpten gelen, özlem dolu, biraz da mahcup bir selam… Yazmayalı epey zaman oldu. Yazmaktan uzaklaştığım dönemlerde aslında kendimden de uzaklaştım; zamanın nasıl geçtiğini fark etmedim, yaşayıp yaşamadığımın bile bilincinde değildim. Yazmak her şeyi daha anlamlı kılıyor… İşte yeniden bilgisayarın başındayım. Anlatacak o kadar çok şey birikti ki! :) Haziran ayından başlayayım.
Haziran’ın ilk haftası, İpek’in 5. sınıf mezuniyet töreniyle ilgili bir etkinlik için gönüllü oldum. Sürekli toplantılar yapıldı, okula gittik, malzeme aldık, töreni organize ettik… Bir yandan da Türkiye’ye gideceğimiz için herkese küçük hediyeler almak adına mağaza mağaza dolaşıyordum.
Bir cumartesi günü İpek bir doğum gününe davetliydi. Arkadaşının annesi, yol üstünde bizimkini de alıp götürebilir miyim diye sordu. Olur dedim. Kızları aldım, yola çıktım ve kırmızı ışıkta durdum. Bir dört yol ağzındaydım. Soldan gelen aracın önüne, sağdan gelen şeritten bir araba aniden çıktı. İkisi tam önümde çarpıştı. Araçlardan biri o hızla savrulup bana çarptı. Çarpışmanın sesi, lastiğin patlama sesi ve hava yastıklarının açılma sesi birleşince kulakları sağır eden bir gürültünün içinde kaldık. Bir anda aracın içini beyaz bir duman kapladı, göz gözü görmüyordu.
Arabada donup kalmış gibiydim. Arkama dönüp çocuklara baktım; ikisi de şaşkın şekilde oturuyordu. “Bir şeyiniz var mı?” diye sordum, “Yok, iyiyiz,” dediler. O sırada araçtan bir ses duyuldu:
“Collision detected. Calling emergency services.”
Çarpmanın olduğu taraftaki kapılar açılmıyordu. Diğer kapıya uzanıp açtım. Dışarısı yağmurlu, sisli ve soğuktu. Buz gibi hava içeri doldu. Çıktım, çocukların kapısını açıp onları da çıkardım. Soğuktan mı korkudan mı bilmiyorum ama titremeye başladım; dişlerim takır takır vuruyor, konuşmakta zorlanıyordum.
Yoldan geçenler “İyi misiniz, bir şeye ihtiyacınız var mı?” diye soruyordu. Benim aklımda tek bir düşünce vardı: Yanımda emanet taşıdığım çocuk… Onun ailesine karşı mahcubiyet.
O sırada telefonum çaldı. “Kaza yaptığınız bilgisi geldi, iyi misiniz? 911’i arıyoruz,” dedi karşıdaki kişi. Kızın ailesini aradım, durumu anlattım, yerimizi tarif ettim. Bir süre sonra onlar geldi. Ambulans, itfaiye geldi. Diğer araçtaki yaşlı kadının dizleri yaralanmıştı; ambulansla götürüldü. Kazaya sebep olan araçta genç bir siyahi çocuk, bir bebek ve 10 yaşlarında bir kız vardı. O araçtan hiç inmedi. Yanına gidip iyi olup olmadıklarını sorduğumda sinirli bir şekilde, “O kadın bana çarptı, suç benim değil,” dedi.
Yoldan geçen ve yine doğum gününe giden başka bir veli durup kızları aldı. Kemal ve Defne geldiler. Çekici geldi, polis raporu tutuldu. Yol çalışması olduğu için kameraların çalışmadığını, bu yüzden kazanın asli suçlusunun netleşmediğini söylediler ama benim kusursuz olduğum kesindi. Zamanla herkes dağıldı.
Kazadan sonra günlerce çarpışma anı gözümün önüne geldi. Hani birisi yüzünüzün önünde aniden alkış çalar da irkilirsiniz ya; öyle irkiliyordum durup dururken.
Bir süre sonra kazadaki tepkimi düşündüm. İpek’in arkadaşının ailesini aradığımda,
“Merak etmeyin, bize çarpan araba İpek’in olduğu taraftan vurdu ama kızınıza bir şey olmadı,” demişim.
Sonradan kendime çok kızdım. Benim kızım da arabadaydı ama sanki emanet çocuk daha önemliymiş gibi davranmıştım. Oysa arabadan indiğimizde İpek korkudan bembeyaz olmuştu. Nasıl olduğunu sorduğumda ağlamaklı oldu, sarıldım, biraz ağladı. Diğer kız daha iyiydi.
Bir arkadaşım bunun çocukluktan gelen bir kod olabileceğini söyledi: “Bizim çocuğumuzdur, ne de olsa, ona bir şey olmaz,” gibi bir bilinçaltı refleksi… Yemek ikram ederken bile bazen başkasının çocuğuna daha özenli davranırız ya… Her neyse. Bu düşünce beni üzdü ama üzerinde düşünülmesi gereken bir başka farkındalık oldu.
Birkaç gün sonra İpek, Defne ve ben Türkiye yollarına düştük. THY ile direkt İstanbul uçuşu yaptık. Kemal bizi Chicago Havalimanı’na bıraktı. Uçağa binmeden önce köpekler dört kez yolcuların arasından geçip bavulları ve bizi kokladılar.
Amerika’dan Türkiye’ye kişi başı iki bavul hakkınız var (yanlış hatırlamıyorsam her biri 23–25 kilo civarı). Bir el çantası ve bir kabin bagajı da alabiliyorsunuz. Kızlarla uzun uçuşlara alışkın yolcularız; aktarmasız uçuş çok rahat oldu.
Uçakta Türk yolcu sayısı azdı; daha çok Hintli, Rus ve Arap yolcular vardı. THY’nin yemekleri Qatar ve Singapore Airlines’a göre daha iyiydi ama uçuşumuzdaki hostesler bir o kadar suratsız ve mesafeliydi.
İstanbul’da Urfa aktarmasını beklerken ilk iş MADO’ya gidip su böreğiyle açılış yaptık. Bavullar doğrudan Urfa’ya gönderildiği için rahattım. Ancak Urfa uçağı yaklaşık iki saat rötarlı kalktı.
İpek’in bilgisayarı kullanması gerekiyor, şimdi kalkıyorum… Devamı gelecek.
Leave a comment
0 Comments