2017
Kayboldum.
Duyguların, korkuların, umutların, heyecanların ve yapılacak işlerin arasında kayboldum.
Kemal perşembe günü Amerika'ya gidiyor. Bilinmezlik ve belirsizlik beni ne yapacağını bilmez bir hâle getiriyor. Evin içinde boş boş dolaşıyorum; bir odadan bir odaya geçiyorum, amaçsız, odaksız, saçma bir hâldeyim işte. Perşembe gününün, ayrılığın, özlemin ve yalnızlığın ağırlığı şimdiden çöktü boynuma.
Kemal “Olayları çok dramatize etme, o kadar üzülecek bir şey yok” diyor. Kendimi kontrol etmeye çalışıyorum. Belki buraya yazarsam her şeyi daha net görebilirim:
-
Kemal’i yolcu etmek
-
Çocukların okul işlerini, kurslarını, kulüplerini takvime not etmek
-
Kendi okulumda karneleri yazmayı bitirmek
-
Okulumda gelecek dönemki gösteri için hazırlıklara başlamak
-
Kız kardeşimi buraya getirmek için turist vizesi vb. işleri ayarlamak
-
Grad Dip programının son üç modülünü ve stajı ayarlayıp tamamlamak
-
Avustralya pasaportunu çıkartmak
-
İpek’in doğum günü partisini ayarlamak
-
Kemal’den gelecek cevaba göre eşyaları ve arabaları satmak
-
Kemal’den gelecek cevaba göre nakliye şirketi ayarlamak
-
Kemal’den gelecek cevaba göre evi kiraya vermek
-
Kemal’den gelecek cevaba göre eşyaları ayıklamak, toplamak, paketlemek
Aslında o kadar da endişelenecek bir şey yokmuş. Yazınca kafamı daha iyi topluyorum.
Geçen gün Kemal’le konuştuk. Farkında olmadığım ama onu rahatsız eden bazı huylarımdan bahsetti. Birincisi, çok “bossy” olmam. Öğretmen modumdan çıkamayıp herkese ne yapması gerektiğini söylüyormuşum. Evet… Bu huyumdan nefret ediyorum. Bendeki aklın en iyisi olduğunu düşünüyorum. Herkese “şunu yap”, “bunu böyle çözebilirsin”, “şöyle yapman gerekiyor” deyip duruyorum.
Yardımseverlikte aşırıya kaçınca gereksiz ve sinir bozucu bir hâl alıyor bu davranışlarım. Etrafımdaki insanların basiretinin bağlanmasına sebep oluyorum. Aslında bu, içinde bulunduğumuz çıkmazın da temel sebeplerinden biri. Kemal’i kararsız, kafası karışık gördüğüm an hemen önerilere başlıyorum. Oysa bir adım geri çekilip insanların kendi çözümlerine ulaşmasına izin vermem gerekiyor.
Kemal’in Amerika’ya bizden ayrı ve önce gitmesi, ona ihtiyaç duyduğu zihinsel alanı sağlayacak. İşine karışan, kafasını karıştıran biri olmayacak.
Öte yandan çocuklar… Babalarının gidişi lafı açıldığında hemen gözleri doluyor. Defne Amerika’ya gitmeyi hiç istemiyor. Her fırsatta söylüyor bunu. Buradaki arkadaşlarını, okulunu ve ev ortamını sevdiğini anlatıyor. İpek ise daha olumlu bakıyor; o, babası gibi gezmeyi seviyor.
Kemal Jacksonville’e gidip iş aramaya başlayacak. Oradaki recruiter’larla görüşecek. Bir ay kadar geçici bir yerde kalacak. Airbnb’ye baktık ama maalesef henüz bir şey bulamadık. İnşallah perşembeye kadar halledebiliriz.
Kemal’in Türkiye’ye dönüş bileti var. Perth–Jacksonville olarak alırsak fiyatlar uçuyor; ama Türkiye dönüş biletini kullanıp oradan Amerika’ya geçerse çok daha uygun oluyor. Uzun ve yorucu bir yolculuk olacak maalesef.
Amerika’da ilk durak olarak Jacksonville’i seçmemizin sebebi, orada arkadaşlarımızın olması. Ayrıca Kemal son bir aydır iş başvurularında, Jacksonville’den aldığımız bir telefon numarasını kullanıyor. Recruiter’larla iletişimi oradan yürüyor; bu da süreci hızlandırabilir.
Geçen gittiğimizde gördük: Jacksonville’in iklimi Perth’e benziyor, sıcak. Yaşam maliyeti çok yüksek değil ve teknoloji odaklı birçok şirket var. Türkiye’ye görece yakın ve uçak biletleri Amerika’nın diğer şehirlerine kıyasla daha makul.
Okullar açısından Florida maalesef çok parlak bir eyalet değil. Gidişata göre başka eyaletlere de bakılacak. Önce bir araba alması ve Amerika ehliyeti çıkarması gerekiyor. Jetlag’den kurtulması bence en az bir hafta alır.
Kemal geçtiğimiz haftalarda işyeriyle tamamen yollarını ayırdı. Dolayısıyla buraya dönmesini gerektirecek bir durum yok. Biz 2–3 ay içinde bir iş bulmasını umut ediyoruz.
Ben onun gezmesini, insanlarla tanışmasını, bağlantılar kurmasını istiyorum. O ise Amerika içinde gezmenin masraflı olacağını düşünüyor ve enerjisini Jacksonville’e vermek istiyor. Onun en büyük endişesi hazır parayı tüketmek. Bu konuda bakış açımız çok farklı. Ben kariyer için yapılan her harcamanın geri dönüşü olacağına inanıyorum ve harcamaktan çekinmiyorum. Kemal ise çok daha temkinli. “Jacksonville’de iyi-kötü bir işe gireyim, onu basamak olarak kullanıp daha iyisine geçerim” diyor.
Endüstriyel boya işi yapan bir arkadaşımız, garajdan bozma çalışma odamızı boyamak için yardım ediyor. Kemal gitmeden bunu da halletmek istedi. Birkaç gündür onunla uğraşıyoruz. Planlarımızı eşine anlatırken “Dur bakalım ya, gidip gitmeyeceğiniz bile belli değil!” dedi. O an kafama dank etti: Gerçekten… Acaba gidecek miyiz, gitmeyecek miyiz?
Hayatımızın büyük dönemeçlerinden birine daha yaklaşıyoruz. Avustralya’ya gelirken gemileri yakıp gelmiştik. “Ne olursa olsun tutunacağız, başka çaremiz yok” demiştik. Suya atlayıp, çırpınarak yüzmeyi öğrendik.
Amerika için ise farklı bir yol izliyoruz. Önce Kemal gidiyor; öncü kuvvetimiz, keşfe çıkanımız o. Benim gibi her şeyi bilmek isteyen, her şeyin içinde olmayı seven ve sabırsız biri için bu süreç çok zor. Kalbimi ferah tutup Kemal’e güvenmeli, onun rehberliğine inanmalıyım.
Bir zamanlar Açık Okulları’nda çalışırken Deniz Altınay’ın verdiği bir eğitimde güven çalışması yapmıştık. Grubun en güvensiz insanının ben olduğum ortaya çıkmıştı. Hani herkesin çember yaptığı, bir kişinin ortada hacıyatmaz gibi bir o yana bir bu yana bırakıldığı oyun var ya… İşte orada hocanın dikkatini çeken bendim. Kendimi kimseye bırakamıyordum. “Ben düşeyim, biri tutsun” fikri bana çok uzaktı.
Kökeni muhtemelen çocukluğa dayanıyordur ama bu aynı zamanda farkında olduğum, beni çok yoran ve üzen bir şey. İnsanlara güvenebilmeyi, onların liderliğinde kaygılarımdan biraz olsun uzaklaşabilmeyi çok isterdim. Belki de bu süreç benim için bir sınavdır. Her zaman kontrolün bende olmamasının hafifliğini yaşayabileceğim bir deneyim…
Geçen gün Kemal’e sordum:
“Kendine haksızlık yapıldığını hissediyor musun? Amerika’ya gidelim ama önce sen iş bul, hayatı yoluna koy, biz sonra geliriz deyince tüm yükü sana yüklüyormuşum gibi geliyor mu?”
“Hayır,” dedi.
“Tek başıma bir şeyler yapmaktan çekinmiyorum. Sadece ailemiz için en iyisini istiyorum. Beni en çok endişelendiren, gerçekten gitmeli miyiz ve bunun çocuklar için daha iyi olup olmayacağı. Ama bunu denemeden asla bilemeyiz.”
Yine motive edici sözlerin, umutların, duaların, temennilerin yükseldiği bir dönem bu. Şu anda Sertap Erener dinliyorum:
“Öyle de güzel, böyle de güzel…”
Benim beynim hep güvenli bir liman arar ya… Bu şarkı tam da yerine denk geliyor. Öyle de güzel, böyle de güzel. Gitsek de güzel, kalsak da güzel. Keşke insan her zaman böyle seçimler arasında kalsa.
Aklımın bir köşesinde Urfa’daki akrabalarımızın Avustralya’ya taşınma kararımız için söyledikleri bir söz var:
“Allah utandırmasın.”
İlk duyduğumda çok bozulmuştum. “Nasıl bir temenni bu?” diye düşünmüştüm. “Bol şans” demek varken, “Allah utandırmasın” ne demekti?
Şimdi dönüp bakınca, göçle ilgili en derin korkumun pişman olmak olduğunu fark ediyorum. Elimdekini kaybetmekten, geriye düşmekten çok korkuyorum. Hayata böyle bakınca ne kadar tuhaf bir sarmala giriyoruz… Sıfırdan başlayıp daha iyiye ulaşmak için durmadan çalışıyoruz; ama daha iyiye ulaştıkça kaybedeceklerimiz de artıyor ve endişelerimiz büyüyor.
Kaybedecek hiçbir şeyin olmaması bir açıdan iyi, bir açıdan kötü. Belki de önce hayatta neyin önemli, neyin önemsiz olduğunu ayırt etmem gerekiyor. Ailem yanımda olacak. En değerli varlıklarımı kaybetmeyeceğim. En kötü ihtimalle evimi, arabamı, işimi kaybederim.
Yaş ilerledikçe, sahip olmak istediğin şeyler parayla alınamayan şeyler oluyor: sağlık, mutluluk, huzur.
(Sağlık demişken… sanırım ürtiker oldum; yüzümde ve kollarımda döküntüler çıkıyor.)
Kendi kendime diyorum ki:
Takma Vesile.
Whatever will be, will be.
The future is not ours to see.
Ne diyelim…
Allah yolumuzu açık etsin.
Leave a comment
0 Comments