2018
Selam arkadaşlar,
Hayatın inişli çıkışlı yolculuğunda sanırım yine tırmanması zor bir tepeye geldim. Okul bitip İstanbul’da çalışmaya başlayınca elimiz ekmek tuttu; ev aldık, araba aldık ve kendimizi güçlü zannedip gözümüzü yurt dışına diktik. 2012’de Avustralya’ya giderkenki motivasyonumu ve gözü karalığımı hiç unutamıyorum. İlk bir iki sene, hayatın attığı tekmeleri sevdiğimiz birisinin ensemize attığı şakayla karışık tokatla karıştırmışız anlaşılan. Aradan zaman geçip de görüşümüz netleşince, çok güzel bir yerde yaşamamıza rağmen hayatın güllük gülistanlık olmadığını fark ettik. Zaman zaman kendi çöplüğümüzde ötüşü özledik.
Özellikle iş hayatında, sözlü becerilerin ötesinde tamamen davranışlar, beden dili ve birkaç imalı sözcükle “reklam” yapmaya gelince, uzaylı görmüş masum köylü misali donakalmak çok rahatsız edici. Amerika’ya taşındık, durum yine aynı. Şunu söylemeye çalışıyorum: Ben İngilizce öğretmeniyim. Tam 20 yıldır bu dille haşır neşirim. İş yerinde ya da başka sosyal ortamlarda öyle bir an geliyor ki iletişim becerileriniz size yetmiyor. Bu, dile hâkim olmamanızdan kaynaklanmıyor. Aksine dili çok iyi konuşuyor ve söylenen her şeyi tamamen anlıyor olabilirsiniz. Koptuğunuz nokta, iletişimin çok farklı katmanları olmasından kaynaklanıyor: duruş mesafesi, ses tonu, sesinizin ne kadar yüksek ya da alçak olduğu, sözü karşıdakinin ağzından alma adabı, iki kişinin konuşmasına dahil olmaya çalışma şekliniz vs.
“Ya bir dur, ben şimdi bu konuyu destekliyor muyum yoksa karşı mıyım, ona bir karar vereyim; şu tense’i, past participle’ı yerine koyayım; sonra şöyle uzun dört heceli bir sözcük bulayım; onun pronunciation’ı nasıldı, Amerikan aksanı mı kullanayım, İngiliz aksanı mı?” falan filan derken beyin zaten tam kapasite çalışıyor. O arada, yüze duruma uygun bir tebessüm kondurmak, başınıza konuya uygun doğal bir sallanma şekli vermek ya da gözlere ilgi dolu bir bakış yerleştirmek için tek bir hücre bile kalmıyor. Sonra da diyalog akıp giderken siz orada kasıntı bir halde kalakalıyorsunuz. Azıcık içki işe yarıyor, konuşurken gevşiyorsunuz ama bilinç açıkken bütün topları böylesine havada döndürmek oldukça zor.
Oysa annenizle, babanızla ya da kankanızla konuşurken durum böyle midir? Sizi eğlendiren, güldüren, rahatlatan mimiklerdir; laf aralarına sıkıştırılmış ani esprilerdir. İşte yurt dışında bu pek olmuyor. Buna dikkat edin. Hele de kendinizi sürekli eleştiren, mükemmeliyetçi bir kişiliğiniz varsa vay halinize. Toplantı biter, konuşma geçer, evli evine köylü köyüne gider; siz hâlâ “keşke onu şöyle söyleseydim, bu cümlem çok saçma oldu” diye kendinizi kemirirsiniz.
Uzun lafın kısası, yurt dışında yaşamak demir gibi sinirler gerektiriyor. Geçen günkü YouTube videomda, aldığınız ne kadar diploma, sertifika, dünya çapında başarı belgesi varsa iş görüşmelerinde bahsedin, yanınızda getirin demiştim ama aslında yanınıza getirmeniz gereken çok daha başka şeyler var.
Birincisi, timsah gibi kalın bir deri getirin ki her şeyden incinmeyin, etkilenmeyin. Edison’un ampulü bulma yolundaki kararlılığını getirin; bin kere başarısız olsanız bile yine de pes etmeyin. Sonra bir de Eyyub’un sabrını getirin; çünkü her şey çok yavaş oluyor. Gandhi’nin affediciliğini getirin; çünkü kalbinizi kıran çok insan olabiliyor. Bir çift at gözlüğü getirin; artık kim ne yemiş, ne giymişle ilgilenmeye gerek yok, sadece kendinize bakacaksınız. Bir de bir ayna getirin; çünkü bu yolun sonunda çok değişmiş bir “siz” ile yüzleşeceksiniz
Leave a comment
0 Comments